30 Haziran 2010 Çarşamba

İlk...




Bugün birkaç ilk bir araya geldi benim için;
*İlk "blind date"ime çıktım.
*İlk defa bloğum aracılığıyla tanıştığım birini yüz yüze de tanıma fırsatı buldum.
*Ve bu kadar az tanıdığım biriyle bu kadar çok ortak konu bulup, saatlerin nasıl geçtiğini anlamadan sohbet ettim.
Evet bugün biriyle tanıştım. Bloglar arası yaptığımız sohbetlerde, hayata benzer pencerelerden baktığımızı keşfedip, bir kahve molasında buluşmaya karar verdik. Ve ben, dünya tatlısı, pozitif, ışıl ışıl, Mügemmel bir arkadaş edindim kendime:)

29 Haziran 2010 Salı

Sahil evi


Cape Town'daki bu ev, hemen önündeki okyanusun serin turkuaz sularıyla uyum içinde...

















fotoğraflar: Home Beautiful

28 Haziran 2010 Pazartesi

Blogger vs gazeteci

illüstrasyon: Dörtişlem

Cuma günü Sabah Gazetesi online kadın dergisi Cafe Ruj’un editörü Miray Uçar’dan bir telefon aldım. Blogger’lar ve yazılı basın arasında esen “soğuk rüzgarlar” ile ilgili, eski bir dergici olarak benim de görüşlerimi almak istediklerini söylüyordu. Oturdum, düşündüm. Her ne kadar artık işin blogger tarafında yer alsam da, çuvaldızı bu tarafa batırmam gerektiğine karar verdim ve aşağıdaki yazıyı gönderdim Cafe Ruj’a.


Eski dergici, yeni blogger olarak gazetecilik vs. blogger’lık tartışmasına tam orta noktadan bakabildiğimi sanıyorum. Öncelikle bu iki konumun sık sık karşılaştırılmasına rağmen çok temel farkları olduğunu düşünüyorum. Blog'lar, isteyen herkesin, hiçbir yeterlilik aranmadan, tüm fikirlerini herhangi bir süzgece, sansüre, politikaya takılmadan ifade edebileceği, tamamen özgür ve kişisel mecralar.

Bu özgürlüğün de iyi ve kötü anlamda yansımaları oluyor tabii. Başarılı örneklerin yanında, son derece özensiz, baştan savma, özgünlük ve yaratıcılıktan uzak, en temel yazım kurallarının bile uygulanmadığı blogların çoğunlukta olduğu bir gerçek. Ancak özellikle yurt dışında, bu işi ciddiye alan, bir dergi mantığıyla yaklaşan (bundan ciddi anlamda paralar kazanan) modaya, tüketime, kültürel ve sosyal hayata yön veren pek çok blogger var. Bunların etkinliği yadsınamaz. Zaten bu gücü fark eden pek çok marka ve basılı yayın organı bu kişilerle işbirliğine girmiş durumda. Artık neredeyse tüm dergilerin, gazetelerin bloglara ve blogger’lara ayrılmış bir bölümü ve kendi blog’ları var. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, ticari çıkarlarımıza uysun ya da uymasın, çağa en hızlı ayak uydurabilenler kazanacaktır yine. Ancak ben bayiden aldığımız gazete ve derginin gücüne/okuma keyfine hala çok inanıyor, bunun kolay kolay yok olamayacağını düşünüyorum.

Sanırım eski dergici olmamdan kaynaklı, benim blog’larla ilgili en çok takıldığım konuların başında kopyacılık geliyor. Görüyorum ki öne çıkan pek çok blogger, içerik ve üslup olarak onlarca “kötü taklit” yaratmış durumda. Bir de özellikle görsel malzeme kullanımında çok nadir olarak kaynak belirtiliyor. Ve tabii sürekli yapılan inanılmaz imla hataları, baştan savma ve düzeysiz içerik ve üslup da beni çok rahatsız ediyor.

Eğer gazeteciliğin tanımı bilgilendirmek, haberdar etmek, özgün görüş bildirmekse tabii ki her blogger gazeteci sayılamaz. Maalesef var olan blog’ların çoğunluğu, BBG evinde olduğu gibi, sadece gözetleme duygumuza hitap eder nitelikte.

 Tüm bu olumsuzlukların yanında, ben, medyada blog’ların öneminin giderek artacağını, bizde de nitelikli blog’ların çoğalmaya başladığını düşünüyorum. Neticede herkes kendisine hitap edeni seçip takip etme, beğenmediğini de görmezden gelme hakkına sahip. Ancak lütfen şunu unutmayalım: Profesyonel veya hobi amaçlı olması çok fark etmez, boşluğa yolladığımız tüm post’lar biraz olsun özeni hak ediyor





25 Haziran 2010 Cuma

Fincan

Fincan dolusu çay, kahve... çiçek, böcek...





















fotoğraflar: Caroline Aber, Jane Packer, Kate French, Katie Sellers, Polly Wreford, Eva Lindh

24 Haziran 2010 Perşembe

Bem-beyaz

Saf, temiz, ışılklı...


















fotoğraflar: Simon Bevan, Belinda Merrie, Sarah Hogan, Beach Studios, Real Living Mag.


23 Haziran 2010 Çarşamba

Pembe-yeşil

Birbirine yakışan bir çift...

















fotoğraflar: King Au, Michael Paul, Thibaut Gate House Collection, Green Apple Norway

21 Haziran 2010 Pazartesi

İstanbul'da yaz demek...


fotoğraf: Benim:)

Benim (bizim) için İstanbul'da yaz demek...

*Hafta sonları Burc Beach'e gidip şehirde olduğumuzu tamamen unutmak... (eski okul arkadaşlarımız ve onların çocuklarıyla karşılaşmak)
*Festivalden festivale (İstanbul Müzik Festivali ve İstanbul Caz Festivali) koşup, açık hava konserlerinin tadını çıkartmak...
*Sevgili komşularımla bahçe ve havuz keyfi yapmak...
*Akşamları Cadde'ye dondurma yemeye çıkmak...
*Can'ı her gün Marmara Yelken Kulübü'ne taşımak... (kendisi lisanslı bir küçük yelkenci ve hafta içi her gün antrenmanı var)
*Anadolu Feneri'ne Kaptan'ın Yeri'nde balık yemeye gitmek, yine şehirde olduğumuzu unutmak...
*Ortaköy House Cafe ve Cadde Num Num'da birşeyler yemek...
*Sıcaktan çok bunaldığımızda klimayı sonuna kadar açıp evde film izlemek...
*Alaçatı, Bozcaada ve Cunda'ya 2-3 günlük kaçamaklar yapmak...
*Sıcaktan ne kadar bunalıp şikayet etsek de şehirden 3-4 günden fazla kopamamak...
demek.

NOT: Bence İstanbul'un en etkileyici yerlerinden biri Arkeoloji Müzesi bahçesi. Cuma akşamı burada izlediğimiz "Chopin Caz'la Buluşuyor" konseri, müzik ve ambiansın müthiş uyumuyla çok güzeldi...

18 Haziran 2010 Cuma

Hafta sonu kaçamağı

Yeşillikler içindeki bu ev, küçük bir hafta sonu kaçamağı için ideal olabilir...













fotoğraflar: Cabbages&Roses

17 Haziran 2010 Perşembe

Neon renkler

Bu yaz modaydı değil mi?





















fotoğraflar: Polly Wreford, Carlos Valle, Joanna Henderson, Martin Morell, Notebook Magazine, Paul Joseph Hopper

16 Haziran 2010 Çarşamba

Mesaj kaygısı


İsteyen giydiği tişörtten, isteyen evinin duvarından... Mesaj vermek serbest...




















fotoğraflar: Amy Neunsinger, Cox&Cox, Dan Mayers, Michael Partenio, James Marrel, Polly Wreford

14 Haziran 2010 Pazartesi

"Sex and Abu Dhabi"

Evet neden bahsettiğimi biliyorsunuz. Ama, bu son filme "Sex and the City" demek içimden gelmiyor açıkçası. Dizinin asıl (ve benim en sevdiğim) karakterlerinden biri the City, yani New York City neredeyse hiç yok meşhur serinin 2. filminde. Aslında ilk filmde dizideki tadı hiç bulamamış olmama rağmen, "eski  güzel günlerin hatırına" vizyona girdiği haftasonu izlemek kaçınılmazdı ikinciyi de. Fakat bu seferki hayal kırıklığı daha büyük oldu açıkçası. Ben de sonunda, eski dizi bölümlerini tekrar tekrar seyretmeye devam edip, filmleri hafızamdan tamamen silmeye karar verdim.

NOT1: Filmdeki en büyük hayal kırıklığım, neredeyse saatler süren ve absürd komedi tadında ilerleyen Abu Dabi sahneleri oldu.
NOT2: Carrie ve Big ekonomik krizin de etkisiyle ilk filmdeki müthiş penthouse'u bırakıp, 12 kat aşağıda "normal" bir daireye taşınmışlar. Koyu yeşil, lacivert ve kahverengi tonlarında, her köşesinden ayrı bir desenin fırladığı retro havalı bu dairenin, Carrie tarafından dekore edildiğine inanmak zor.
NOT3: Evet, yüzlerce kostümle karakterler adeta defile yapıyor. Ama bence Patricia Field bu sefer abartma dozunu biraz kaçırmış.
NOT4: Ben en çok Sarah Jessica Parker'ın kreatif direktörlüğünü üstlendiği marka, Halston Heritage kıyafetlerini beğendim. (İlgilenenler bu markayı Harvey Nichols'da bulabilir)
NOT5: Evet, Samantha gerçekten bir sahnede İvana Sert tasarımı mayo giyiyor. Gözden kaçması imkansız:)
NOT6: Kızlar ile koca veya sevgililerinin seneler içinde geçirdikleri fiziksel değişim dramatik bir şekilde görülürken, düğün sahnesindeki Liza Minelli bacaklarıyla Ajda Pekkan'a taş çıkartıyor:)
SON NOT: Bu film "good old days" hatırına dahi dvd arşivime giremez. Ama soundtrack albümü hemen alınmalı:) 

11 Haziran 2010 Cuma

Bir sürahi çiçek

Özellikle bahar ve yaz aylarında, mutfakta veya sofrada, sürahiye konmuş bir demet çiçeği çok seviyorum...

















fotoğraflar: Carolyn Barber, Mark Scott, Polly Wreford, The Seosanal Home, Tyllie Barbosa